12 Kasım 2011 Cumartesi

Kaplumbağa Terbiyecisi ve Yeşil Cami

       
                                   Mimar Ergüven Akçay, Bursa'da çeşitli mekânlarda resim yapan Osman Hamdi Bey'in Yeşil Cami hünkâr mahfilinde başladığı çalışmasını daha sonra atölyesinde tamamladığını söylüyor. Akçay'ın iddiasınıİstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Belgin Demirsar Arlı da doğruluyor. Dr. Doğan Yavaş ise ünlü ressamın Yeşil Cami'yi 5 kez tablolarında kullandığını dile getiriyor. Tablonun arka planı incelendiğinde Yeşil Cami'de çizildiği anlaşılıyor. Zira mekândaki firuze renkli altıgen duvar çinileri, lacivert üçgen çiniler ile pencere alınlığındaki 'Şifâu'l-kulûb likâi'l-mahbûb (Kalplerin şifası sevgiliyle (Muhammed as) buluşmaktır) anlamındaki hadis-i şerif, Yeşil Cami'de yer alıyor.                                                                                                 

9 Kasım 2011 Çarşamba

Gün ışığına çıkan sanat



  



Bursa Yeşil Cami'nin restorasyon çalışmalarında  uzun yıllardır boya altında kalan orjinal desenler gün ışığına çıkartıldı.                                                                                                                                                                                                            

Külliyede 118 yıllık şiir gün ışığına çıktı

Hasan Ay'ın haberi
İistanbul Vakıflar Müdürlüğü'nce yürütülen Hacı Beşir Ağa Külliyesi'nin restorasyonu sırasında, hünkâr mahfelinin odalarında duvarlara yazılı Osmanlıca şiir çıktı.
21 Rebiulahir 311 (1 Kasım 1893) tarihi not düşülen şiirin gün yüzüne çıkarılan dizeleri ise şöyle: "Ne hoş olur Dersaadet'in ab u havası /Parası olmayan zevatın çekilmez cefası"
Bu dizelerin Türkçesi şöyle: "Ne hoş olur İstanbul'un iklimi /Parası olmayan kişilerin çekilmez cefası." 3. Selim ve 1. Mahmud dönemlerinde görev yapan Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa'nın 18'inci yüzyıl ortalarında yaptırdığı Külliye'nin 2008'de başlayıp geçen yıl tamamlanan restorasyon çalışmaları, Restorasyon Yıllığı'nda kayıt altına alındı. Yıllıkta, restorasyon sırasında hünkâr mahfelinde uzmanların imza attığı ilginç bir keşfin bilgisi de yer aldı.

7 Temmuz 2011 Perşembe

STENCIL DENEME


Stencıl tekniğine herzaman ilgi duymuşumdur zamanında aşka gelip kırk kapıyı değerlendirmek maksadıyla yaptığım hayallerimdeki arabam=)

28 Haziran 2011 Salı

my designs HER TASARIM BİR DÜŞTÜR

HAYALDEN GERÇEĞE
 







Bu blogda gösterilen tüm çalışmaların her türlü hakkı saklıdır. Çalışmaların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.Copyright ©
2011 tekstil tasarımcısı Ali Rıza EREN


30 Nisan 2011 Cumartesi

GEÇMİŞSİZLİK CEHENNEMDİR

SABA
İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor. Bugünkü insan o sanatın zenginliğini algılayamıyor

Sabancı Müzesi'nde devam eden bir sergi var. Ağa Han koleksiyonundan parçalar sergileniyor. Çok heyecan verici bir sergi.
Sadece teşhir edilen nesneler ve yapıtlar değil, serginin takdimi de başlı başına bir sanat.
Bu serginin bizim için anlamı çok farklı. Asırlar boyunca İslam sanatı denilen alanda, bünyede var olmuşuz. Bugün övündüğümüz ve geçmişimizi meydana getiren yapıtların tamamı bu çerçeve içinde tanımlanmış ve tanınmıştır. Mimar Sinan'ın kubbeleri kadar hatlar, çiniler, kılıçlar, makaslar da o 'sanat'ın belirleyici unsurlarından etkilenmiş ve o alana özgün katkılarda bulunmuştur.
Yakınlarda yitirdiğimiz Oleg Grabar'ın, verimini daha uzun yıllar devam ettirmesini dilediğimiz Doğan Kuban'ın çalışmalarında Osmanlıların/Türklerin bu sanatı ne tür bir soybilimle/genetikle ortaya koyduğu anlatılır. Iran, Mısır, Orta Asya, Orta Doğu ülkelerinde üretilen sanatın hem birbirini nasıl etkilediği hem de kendi içlerindeki özgünlükleri doğuran farkların neler olduğu çok irdelenmiş bir husustur. Öyle olması gerekmez mi? Osmanlılar, Orta Asya steplerinin, Sasanilerin, Selçukluların olduğu kadar Anadolu'da gelip karşılaştıkları Ermeni ve Bizans sanatının da etkisi altında verdiler yapıtlarını. Gerçi Rum asıllı olduğuna dair bazı kayıtlar olsa da bizzat büyükler büyüğü Mimar Sinan'ın Ermeni olduğu neredeyse kesine yakın bir bilgidir. Yeniçeri olarak dünyayı gezmiş Sinan'ın keskin gözü ve dehasıyla gittiği yerlerden yaptığı gözlemlerle sentezinin sınırlarını genişletmediği söylenebilir mi? 7. yüzyıldan sonrasına uzanan bir sanattan söz ediyoruz. Osmanlı bu sanata bir sentezin damgasını getirdi. Bu sentezi oluşturan en seçkin ve zevkli örnekler şimdi Sabancı Müzesi'nde izlenebilir.

ARAMIZDAKİ BAĞ KOPTU
Bütün bunlarla birlikte sergiyi gezerken aklım tümüyle farklı bir konuya kaydı. O gelenekten geliyoruz. Fakat, o yönde eğitilmiş veya o sanatı estetik tercihleri doğrultusunda seçmiş kişiler ve çevreler dışında, İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor.
Bugünkü insan o sanatın 'yazı' tekniklerini ve zenginliğini veya o sanatın 'arabesk'lerini ve onlara gömülü iç anlamları algılayamıyor.
Yaşadığımız büyük kültür değişikliğinin sonrasında o sanatla aramızdaki bağ, tepeden tırnağa kopmuş durumda. Camilerin önünden geçiyoruz ama cami mimarisinin anlamını bilmiyoruz. Dolayısıyla İslam/Osmanlı sanatı, ne yazık ki, 'içeriden' bakarak izlediğimiz bir sanat değil. Tümüyle dışında kaldığımız, tümüyle yabancısı olduğumuz bir kapalı dünya. Bu, çok üzülmemiz gereken bir durum. İnsanın canını acıtıyor bu yabancılık ve mesafe. Belki bugün o sanatın bazı biçimsel tematiklerini, 'leitmotif'lerini alıp yeniden üreten, farklı mecralarda kullananlar vardır. Kumaş motifleri olarak, iç mimarlık düzenlemesi olarak bu sanattan yararlanılmaktadır belli ölçülerde.
Gene de Türk sinemasının meşhur repliklerinden birisiyle söylemek gerekirse, 'biz başka dünyaların insanıyız'.
Bunu ifade ederken Mathieu'nün veya Matisse'in, çok az da olsa Picasso'nun hatta hatta Erol Akyavaş'ın bu sanattan yararlanmasına benzer, eğreti duran bir ilişki değil vurgulamak istediğim. Onlar, baktılar, herhangi bir başka estetikten alabildikleri kadarını aldılar ve gittiler. İslam/Osmanlı sanatı onlar için sadece bir araçtı. Oysa biz onunla çok daha derin ve 'içeriden' bir ilişki kurmalıydık. Yapamadığımız budur.
Basit, 'hediyelik-turistik eşya' veya 'hobi' düzeyinde tezhip, ebru, tespih yapmak bu kısıtlamayı aşmaya yetmez. O sadece aramızdaki uçurumu derinleştirmeye yarar.
Fakültelerdeki 'Geleneksel Türk Sanatları' bölümleri de bu sınırlı ilişkiyi güçlendirmez.
Nedeni çok açık. Bu bir kültür sorunudur. Ve itiraf etmek gerekir ki, çok az ülkede görülen bir sorundur. Batılılaşmayı yaşadığımız hiç değilse 200 (belki 300) yıla yaklaşan tarih içinde bu darboğazı nasıl aşacağımızı öğrenemedik. Kendi gelenekselini daha sonraki çağlarda devam ettirmeyen tek bir kültür bilmiyorum ben. İşin hazin tarafı yöneldiğimiz, seçtiğimiz hedefin yani Batı'nın kültürel birikimini de içselleştiremedik.
O zaman 'müteahhit'lerin yaptığı binalardan başlayarak giyim kuşama kadar büyük, geniş, neredeyse sonsuz bir 'estetiksizliğe' yani çirkinliğe mahkum olduk. Sabancı Müzesi sergisine gidenler ne dediğimi anlayacaktır.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

19 Şubat 2011 Cumartesi

Muhteşem yüzyıl takıları

Kanuni Sultan Süleyman Takıları


72 parçadan oluşan ve değeri 1,5 milyon dolar olan takıların özel olarak dört kişi tarafından korunduğunu belirten firma sahibi Mete Boybey "Sigortaları var.takılar özel bir yerde muhafaza ediliyor.Gerekli sahnelerde gönderiyoruz.Satışa çıkarmıyoruz.Sadece dizide kullanılması için veriyoruz'' dedi.

30 Ocak 2011 Pazar

Türkiye'nin Sümela Açılımı, Yunanistan'ı Fethiye Camii'nin Restorasyonuna Zorladı


Türkiye'de Hükümetin Dini Grup ve Azınlıklara Yönelik Gerçekleştirdiği Açılımlar, Farklı Ülkelerde de Olumlu Gelişmelere Vesile Oluyor. Sümela Manastırı'nda Düzenlenen Ayinin Ardından Yunanistan Yönetimi de Fethiye Camii'nin Restorasyonunu Gündemine Aldı.
Haber Yayın Tarihi: 04.10.2010 16:28



Türkiye'de hükümetin dini grup ve azınlıklara yönelik gerçekleştirdiği açılımlar, farklı ülkelerde de olumlu gelişmelere ves

ile oluyor. Sümela Manastırı'nda düzenlenen ayinin ardından Yunanistan yönetimi de Fethiye Camii'nin restorasyonunu gündemine aldı. Yunan basınında bugün yer alan haberlere göre caminin restorasyonuna kısa zaman içinde başlanması planlanıyor.

Yunan basın-yayın organları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Yunan Başbakan Yorgo Papandreu'dan restore edilmesini istediği Atina Fethiye Camii'nde restore çalışmalarının kısa süre sonra başlanmasının planladığını yazdı. Erdoğan'ın Sümela Manastırı'nda ayin iznine karşılık, Papandreu'nun Fethiye hediyesi ile cevap verdiği değerlendirmesi yapıldı.

Elefterotipia gazetesi, arkeolojik eserler deposu olarak kullanılan Fethiye Camii'nin çok kısa bir süre sonra boşaltılarak, restorasyon için Turizm ve Kültür Bakanlığı'na teslim edilmesinin beklendiğini yazdı. Gazete, "Herkesin şüphe ile baktığı ibadet yapılacak bir mekân için değil, restore edilerek ziyaret edilecek bir anıt için." vurgusunda bulunmayı da ihmâl etmedi.

Konuya ilişkin bir açıklama yapan Turizm ve Kültür Bakanlığı Genel Sekreteri Lina Mendoni, "Arkeolojik Eserlerin Birleştirilmesi çalışmaları kapsamında antik Atina eserlerinin restorasyonu ile bakımını finanse eden Avrupa Birliği'ne karşı sorumluluğumuz var. Bu bağlamda Osmanlı dönemine ait Fethiye Camii'nin de bakımı yapmak zorundayız." dedi. Mendoni, Erdoğan'ın talebine kadar unutulan ancak 1998'de gündeme gelen harap durumdaki Fethiye Camii'nin niçin restore edilmediğini ise cevaplandırmadı.

SÜMELA'YA KARŞILIK FETHİYE'NİN RESTORASYONU

Uzun yıllardan bu yana çok ciddi yapısal problemlerle karşı karşı bulunan Fethiye Camii'nin 12 yıl önce restorasyon programı içerisine dahil edildiği ortaya çıktı. Ancak, Osmanlı döneminden kalan en eski eser olma ayrıcalığına sahip Fethiye Camii de, Yunan yetkililerin ihmalkârlığından nasibini almış.

Erdoğan'ın baskıları ve Türkiye'nin Sümela ve Ruhban Okulu'nda yaptığı dini açılımlar, Yunan Kültür Bakanlığı'nı hem de ekonomik krizin etkili olduğu bir dönemde adım atmak zorunda bıraktı. Gazeteler, Kültür Bakanlığı yetkililerinin bile AB'den değil de, kamu kaynaklarından Fethiye Camii içerisinde tutulan ve arkeolojik eserlerin bulunduğu 500 kasanın boşaltılması için kaynak ayrılmasına çok şaşırdıklarını yazdı. Cami boşaltıldıktan sonra restorasyon için çalışma yapılması öngörülüyor.

Ancak restorasyonun ne zaman başlayacağı tam olarak bilinmiyor. Kültür Bakanlığı'nın restorasyon işini, 2013 yılına kadar AB'den Yunanistan'a gelecek yardım programı içerisine dahil etmek istediği ifade ediliyor. Bu, restorasyonun bir süre daha gecikeceği endişelerine de yol açıyor. Elefterotipia gazetesi, Fethiye Camii'nin restorasyonuna karar verilmesini, Erdoğan'ın Ağustos ayında Sümela'da ayin yapılmasına izin vermesine karşılık Papandreu'nun bir hediyesi olarak yorumladı.

12 YILDIR BEKLEYEN RESTORASYON

Fethiye Camii'nin restorasyon hikayesinin geçmişi 1998'e dayanıyor. O dönemde Roma Agora'sının içerisinde kalan caminin restore edilerek ziyarete açılacağı duyurulmuştu. Dosya olduğu gibi kaldı. Buna en çok sevinenler ise Fethiye Cami girişine masalarını yığan restoran sahipleri ile lokantalardan kaptıkları yemekleri son cemaat mahallinde yiyen kediler oldu.

Son 3-4 haftadan bu yana Fethiye Cami'nde kasalar içinde muhafaza edilen çok önemli arkeolojik eserler, bir başka depoya taşınıyor. Bu çalışmaların 15 Ekim'e kadar tamamlanması planlanıyor. Yunanistan, son dönemde AB fonlarından sağlanan kaynaklarla yaklaşık 40 cami, 17 hamam ve 4 bedestenin bakımını yaptı. Daha başka Osmanlı eserleri de elden geçirildi.

FETHİYE CAMİİ

Atina Fethiye Camii, 1458 yılında Fatih Sultan Mehmet'in şehri fethetmesinin anısına inşa edilmiş. Fethiye, Akropolis eteklerindeki eski şehir diye anılan Plaka mahallesinde bulunuyor. Fethiye Camii'ne yaklaşık 300 metre uzaklıkta bulunan diğer Osmanlı camii Mustafa Ağa (Voyvoda) ise seramik müzesi olarak hizmet veriyor.

Atina'nın Osmanlıların elinden çıkmasından sonra Fethiye Camii, önce okul olmak üzere değişik amaçlar için kullanılmış. Bir dönem şehrin hapishanesi olarak hizmet veren cami, kışla mekânı da olmuş. 1890 yılından önce un anbarı, 1935 yılına kadar ise uzun yıllar ordu ekmek fırını olarak hizmet vermiş.

Dış duvarları sağlam görünen Fethiye Camii'nin 5 kubbeden oluşan son cemaat yeri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Depremler ve bakımsızlık nedeniyle son cemaat yerindeki kubbe ve duvarlarda büyük çatlaklar oluşmuş. Son cemaat yeri, yıkılmaması için çelik konstrüksiyonlarla ayakta tutulmaya çalışıyor.

Kubbelerinin çökmemesi için de ahşap dayanaklar koyulduğu dikkat çekiyor. Son cemaat yerinin sağ ve solunda bulunan mihraplar da çatlaklardan nasibini almış. Kilitli olduğu için tespit edilemese bile, benzer çatlakların ana kubbe ve onu destekleyen 4 yarım kubbede de bulunduğu tahmin ediliyor. Nitekim çatısından yağmur sularının sızması nedeniyle yer yer yosunlar ve izler oluşmuş.

Kiremitle örtülü çatısı ve kubbelerinde ağaçlar çıkmış. Fethiye Camii'nin 1935 yılında yıktırılmak istendiği ancak Türk hükümetinin yaptığı girişimler nedeniyle bundan vazgeçildiği iddia ediliyor. Minaresinin ise sadece temel duvarları ve birkaç basamağı bulunuyor. Fethiye Camii'nin dış duvarlarına dayalı çok sayıda Osmanlı mezar taşı bulunuyor. (Cihan Haber Ajansı)
http://www.sondakika.com/haber-turkiye-nin-sumela-acilimi-yunanistan-i-fethiye-2266155/

HOŞGELDİNİZ



Topraktan gelen, ellerde şekillenen kor ateşin sırlı gülleri...

ART COLLECTİON

ÇİNİ SANATI

çini M.Ö. 3000 yılının ilk yarısında mimari ile tanışan çiniler, İslam mimarisinde M.S. 9. Yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. Selçuklular'ın 1071'de Bizanslılar`ı yenmesinden sonra Anadolu, hem Selçuklular hem de çiniler için yeni bir vatan olmuştur. Bu topraklardaki çini sanatı, 13. Yüzyılda Selçuk mimarisinin doruğa ulaştığı dönemde gelişmiş ve buna bağlı olarak da pek çok camii, medrese, türbe ve saray duvarları çinilerle bezenmiştir. Başlıca turkuaz, kobalt ve mor renklerin kullanıldığı geometrik desenli çini ve çini mozaikler iç mekanlarda tercih edilirken dışta da sırlı veya sırsız tuğlalar kullanılmıştır. 14. yüzyılda Anadolu Çini sanatı Osmanlılar ile birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Türkler iç ve dış mimari süslemenin en renkli kolu olan çini sanatını, asıl büyük ve sürekli gelişmesini Anadolu Türk mimarisinde göstermiştir. Türk çiniciliği Türk çini sanatının tarihi ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılara kadar dayanmaktadır. Bu da çini sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları çiniyi mimari süslemelerde sıkça kullanmış Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmasından sonra, çini sanatında Osmanlı Devleti'nin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır. İznik çinileri İlk Osmanlı dönemi İznik çinileri, Bursa Yeşil Cami ve türbesinde (1421), Bursa Muradiye Camii'nde (1426), Edirne Muradiye Camii (1433) ve Çinili Köşk’te (1472) görülebilmektedir. Bunlar genellikle mozaik veya sırlı boya tekniği ile üretilmiş çinilerdir. Bu dönem çinilerinde lacivert, mavi, turkuaz, siyah renkleri ağırlıktadır ve daha çok geometrik desenler kullanılmıştır. 16. yy'da İznik'te üretilen çinilerde gerek kalite ve gerekse desen üretiminde büyük gelişmeler olmuş ve Türk çini sanatı en parlak dönemini yaşamıştır. Osmanlı, mozaik gibi teknikleri bırakmış sır altı boya ve sır tekniğini geliştirmiştir. Bunun yanı sıra saray nakkaşhanesinde yeni motifler geliştirilmeye ve üretilmeye başlanmıştır. Kırmızı, yeşil, mavi, lacivert, turkuaz ve kahverenginin kullanımıyla İznik çinilerinde yeni bir devir yaşanmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti'nin duraklama dönemiyle birlikte, İznik çini üretim faaliyetini 17.yy. sonlarına doğru tamamen durdurmuş ve çinicilik Kütahya’ya kaymıştır. Lale Devri'nde, İznik çini sanatı yeniden canlandırılmaya çalışılsa da çabalar uzun ömürlü olamamıştır.

my art

MY personal exhibition

My handmade tiles and art work